Diş Hastanesi |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Lifli gıdalar dişleri ve dişetini güçlendiriyor
Serdar tarih 29.12.2007, 08:27 (UTC) | | Diş çürüğünün en önemli nedenlerinden biri olan yanlış beslenme alışkanlığı bir yandan zararlı besinlerin dişte yarattığı hasarları artırırken diğer yandan tükürüğün kalitesini ve savunma gücünü düşürerek ağız hijyenini bozuyor.
Beslenme uzmanları hem genel sağlık hem de diş sağlığı açısından az miktarda küçük moleküllü karbonhidrat içeren, liften zengin besin maddelerini öneriyorlar.Uzmanlar,genel sağlık açısından güne yayılmış küçük öğünlerin yararlı olduğunu ancak diş sağlığı açısından güvenli öğün miktarının fluorlu diş macunuyla iyi bir ağız temizliği sağlanması koşuluyla 6 'yı geçmemesi gerektiği vurgulanıyor. Bu öneri dişleri çürüklere karşı korumada hayati rol oynayan tükürüğün işlevini yerine getirmesi açısından da tekrarlanıyor. Tükürük dişlere temas eder etmez fosfor ve kalsiyum açığa çıkarıyor. Bu mineraller diş minesine nüfus ederek dişin tükürükte bulunan silisyumla onarılmasını sağlıyor. Yine tükürükte bulunan ve tampon vazifesi gören maddeler ağızda yiyeceklerle alınan bakterileri nötralize ederek ağızdaki ve diş yüzeyindeki asit seviyesini düşürüyor. Öğünler arasında en az 2-3 saat bırakılması ve sık sık atıştırılmaması da uzmanların önerileri arasında. Böylece tükürüğün dişlerdeki onarımına zaman tanınmış oluyor. Öğünler arkasından, dişlerin fırçalanma olasılığı bulunmadığı durumlarda, 20 dakika süreyle şekersiz ya da tatlandırılmış sakız çiğnenmesini de öneren uzmanlar, tükürük miktarını arttıran bu işlemin dişlerin korunmasında olumlu etki yaptığına inanıyor.
Şekerin gün boyunca ağız boşluğu içinde bulunma süresinin çürük oluşumunda en önemli etken olduğuna dikkat çeken uzmanlar çok az miktardaki şekerin (örneğin 15 miligramın bile bakteri plağı (dişteki) içerisinde önemli asit oluşumuna yol açtığına dikkat çekiyorlar.
Şekerin nişastalı ve unlu ürünlerin içinde alınmasının ise özellikle sakıncalı olduğuna değinen uzmanlar ara öğünlerde yenen çürük yapıcı besinlerin içerdiği şeker miktarlarını şöyle sıralıyorlar:
Besin maddeleri/ Şeker miktarı(100 gramdaki)
Bonbon 90
Çukulata 60
Dondurma 20
Kek 20
Ekmek (dilim) üstü
Bal 75
Marmelat 60
Şokella 50-60
Meyve suları 10-20
Meyve
Muz 18
Meyve konserveleri 16-44
Kuru meyveler 40-60
Kolalı içecekler 8-11
Domates ketcabı 28-30
Uzmanlar asit içeren besin maddeleri ve içeceklerin de diş sert dokularına zarar verdiğini hatırlatarak böylesi gıdalardaki asitin diş minelerinde demieneralizasyona yol açtığını söylüyorlar. Tükürük tükrük bezlerinden fışkırdığında pH'I yani asit oranı nötr değerlerdedir (ortalama 6.7) Uyarılmış tükürüğün pH'I ise 7.3 civarındadır. Tükürüğün asit miktarı gün içinde değişimler gösterir. Tükürük salgısının cinsini, bileşimini miktarını ağız boşluğundaki çeşitli reseptörler ve koku siniri belirler. PH'ın diş sert dokusu olan mine için kritik değerler olarak kabul edilen 5-5.5'a yaklaşması halinde mine dış yüzeyinden tükürük içine kalsiyum iyonlarının geçtiği biliniyor. Bu da diş minelerinde demineralizasyon yani diş çürüğüne yol açıyor.
İşte diş sert dokularında erozyona yol açabilecek içecekler ve asit değerleri yani pH'ları
İçecek pH değeri
Limon suyu 2.0
Kola 2,5
Portakal suyu 3,5
Elma suyu 3,5
Süt(yağlı) 4.4
Soda 5.2. www.ido.org.tr sitesinden alınmıştır
| | |
|
Alveoliti önleme ve tedavi etme...
Çeviren Dişhekimi Murat Tokgöz tarih 29.12.2007, 08:26 (UTC) | | Dişhekimlerinin en sık rastladığı diş çekimi sonrası komplikasyonlardan biri de alveolittir. Ya da diğer bilinen adlarıyla 3dry socket3, 3lokalize alveoler osteit3. Klinikte diş çekiminden 2-3 gün sonra çekim yerinde ortaya çıkan ağrı alveolitin varlığına işaret eder. Diş çekimlerini takiben bir miktar ağrı ve rahatsızlık oluşması genellikle normal kabul edilir. Ancak çekim sonrası ağrı, hatta yirmi yaş dişlerinin çekiminde bile, ikinci günde daha da azalmış olmalıdır.
Alveolit teşhisi tamamen hastanın anamnezine dayanarak konabilir. Ciddi alveolit vakalarında hastalar trismus, lenfadenopati, hafif ateş, halitozis ve halsizlikten şikayet eder. Çekim yerinde sürekli bir ağrıysa bütün alveolit vakalarında tipiktir.
Sadece anamneze dayanarak alveolit teşhisi koyulabilmesine rağmen, eğer küçük bir pamuk parçası alveol soketine değdirilecek olursa, pamuğa yerleşen ağır, rahatsız edici koku kolaylıkla alveolit teşhisini doğrulayabilir.
Alveolit Sebepleri:
Alveolit oluşumu çok çeşitli faktörlere bağlanmıştır. Mesela aşırı lokal anestezik kullanımı bunlardan biridir. Genel anesteziyle yapılan çekimlerden sonra çok daha az alveolite rastlanması bunu doğrular görünmektedir.
Alveolite en sık alt çenede azılar, özellikle yirmi yaş dişleri bölgesinde rastlanması, azalmış kan dolaşımı ve travmanın alveolit sebepleri arasında sayılmasına neden olmuştur. Bilindiği üzere alt yirmi yaş dişleri bölgesi en az kanlanmanın olduğu bölge olup, 20 yaş çekimleri genellikle daha travmatik olmaktadır.
Sigara ve oral kontraseptif kullanımı da alveoliti kolaylaştıran diğer sebeplerdendir. Ayrıca, alveolitin yetersiz pıhtı oluşumundan ziyade, hiç pıhtı oluşmaması nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Pıhtı oluşmadığında çıplak alveol kemiği açıkta kalacak ve kemikte sinir uçları olmamasına rağmen, sebebi tam anlaşılamayan bir şekilde ağrı meydana gelecektir. Ancak radyoterapi görmüş hastalarda diş çekimi sonrasında çıplak kemik açıkta kalmasına rağmen herhangi bir hassasiyete rastlanmamaktadır.
Tedavi;
Öncelikle alveol soketinde kök kalıp kalmadığından emin olmak gerekir. Çünkü kök parçası varsa çıkarılmadan alveolitin iyileşmesi mümkün olmayacaktır. Eğer kırık kök parçası ve çıplak nekroze kemik yoksa tedavi, alveol soketinin yıkanması ile başlamalıdır. Yıkamada ılık su, tuzlu su ya da tuzlu su-hidrojen peroksit karışımı (karışımın oranı 2/3 tuzlu su, 1/3 H2O2 şeklinde olmalıdır) kullanılabilir. Şiddetli ağrı, trismus ve halitozisin olduğu ciddi vakalarda yıkama işleminden evvel anestezi genellikle gerekli olabilir. Yıkamayı takiben, alveol soketini koruduğunu ve ağrıyı azalttığını tespit ettiğimiz, hazırlaması kolay ve ucuz olan aşağıdaki preparatlardan biri alveol soketine yerleştirilebilir.
Gaz iyodoform: Alveol soketinin tabanına temas edecek şekilde bir parça yerleştirilmeli ve 2-3 günde bir değiştirilmelidir.
Çinko-Oksit Öjenal patı: Birkaç damla öjenol, biraz çinko oksit tozu ve bir parça pamuk lifi bir spatülle siman camı üzerinde karıştırılır ve bir pat haline getirilerek kağıt peçete üzerinde fazla öjenolü emdirildikten sonra biraz vazelin eklenerek alveol soketine yerleştirilir. İlave edilen vazelin sayesinde çinko oksit aşırı sertleşmeyecek ve 5-6 gün sonra kitlenin alveolden çıkarılması kolay olacaktır. Öjenol ise kemik üzerinde ağrı kesici, hassasiyet giderici olarak rol oynayacaktır.
Tetrasiklinli jelatin sünger: Büyükçe bir jelatin süngeri alarak ortalama yarım santimlik parçalar halinde kesin. Ortalama 75 adet parçaya 1 adet 250 mg. tetrasiklin kapsülünü kesip tozunu her parçaya bulaşacak şekilde serpin. Sonra bu parçaları temiz kuru bir kavanozda saklayın. Her çekimden sonra alveol soketine bir parça yerleştirdiğinizde alveolit gelişme riskinin oldukça azaldığını göreceksiniz. Jelatin sünger alveol içerisinde birkaç gün içinde rezorbe olur. Çok az miktarda olmasına rağmen tetrasiklin alveoliti önlemede oldukça etkili olup, herhangi bir yan etki ve allerjiye hemen hiç rastlanmamıştır.
Ayrıca piyasada alveolit tedavisinde kullanılan birçok hazır preparat vardır. Bunları da rahatlıkla kullanabilirsiniz. Ancak bu önerdiklerimiz hem ucuz hem de hazırlanması kolay olup, oldukça yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Ayrıca eğer içeriğinde yağ ihtiva eden preparatlar (örn. Alveogyl) kullanırsanız, bunları bir süre sonra çıkarmanız gerekir. Çünkü yağ tamamen absorbe olmamaktadır. Birkaç yıl sonra alınan radyografilerde o bölgede radyolusent defekt alanları görülebilmektedir.
Ayrıca çekim öncesi tuzlu su, %1’lik klorheksidin veya diğer antiseptik gargaralarla hastanın ağzını çalkalaması alveolit riskini oldukça azaltmaktadır.
Prof. Dr. Myer Leonard
Oral and Maxillofacial Surgery
University of Minnesota.
Dental Products Report, March 2001
| | |
|
AIDS: Ağız bulguları,
Gülsüm AK tarih 29.12.2007, 08:25 (UTC) | | Doç.Dr., İ.Ü. Dişhekimliği Fakültesi,
Ağız-Diş-Çene Hastalıkları ve Cerrahisi Anabilim Dalı
AIDS ilk olarak 1981 yılında New York San Francisco ve Los Angeles’ta daha önceden sağlıklı olduğu bilinen genç homoseksüeller arasında çok sayıda pneumocystis cranii pnömonisi (PCP) ve Kaposi sarkomu olgusunun saptanmasıyla tanımlanmıştır. Bunu takiben benzeri vakaların hemofilikler, kan transfüzyon alıcıları, heteroseksüel ilaç bağımlıları ve bunların cinsel partnerlerinde de saptanması üzerine dikkatler immünsupresyona neden olan bulaşıcı bir ajan üzerine yoğunlaşmış, 1983 yılında AIDSli hastalardan sitopatik bir retrovirüs (HIV: Human Immunodeficiency Virus) izole edilmiş, 1985’te ise HIV infeksiyonunu saptamaya yönelik serolojik testler kullanıma girmiştir(2,4,11,14,15).
Virusun orijininin hangi ülke olduğu bilinmemesine rağmen başlangıç yerinin Orta Afrika olduğu düşünülmektedir. AIDS en fazla homoseksüel veya biseksüel erkeklerde ve/veya intravenöz uyuşturucu müptelası bireyler, hemofilililer, Haiti göçmenleri ve heteroseksüel kadınlarda görülmektedir.Virüs yayılımının esas kaynaklarını kan ve kan ürünleri, genital sekresyonlar ve anne sütü oluşturmaktadır(2,3). Tükürükle virüs bulaşmamakla beraber ayrıca tükürüğün bazı önleyici maddeler içerebileceği gösterilmiştir(15).
HIV enfeksiyonunun en önemli özelliği CD4+T hücrelerinin sayısında progresif azalmaya neden olmasıdır. Bunun yanı sıra HIV, hem direkt hücre infeksiyonu yoluyla, hem de dolaylı olarak hücre fonksiyonları üzerindeki etkisiyle immün sistemin birçok aşamasında defekte yol açar. HIV enfeksiyonu taşıyan kişilerde bakteriyel infeksiyonlara yatkınlık vardır. Fırsatçı infeksiyonlar ve neoplazmalar genellikle CD4+T hücre sayısının 200 mm3’ün altına indiği durumlarda ortaya çıkar(2,14).
Virüs alındıktan sonraki kuluçka süresi sekiz ay ile altı yıl arasındadır. Bu kişilerin %20-30’unda beş-altı yıl içinde AIDS, %25-40’ında ise ARC (AIDS related complex) gelişir. Virüsün edinilmesinden sonraki evreler; PGL (Persistant Generalize Lenfadenopati), ARC ve AIDS’tir(4).
İki veya daha fazla ekstrainguinal bölgede en az üç-altı ay süreyle devam eden ve başka bir şekilde açıklanamayan lenfadenopatiler (LAP), PGL tanımlamasına girer(4).
ARC’li hastalardaysa ateş, bitkinlik, iştahsızlık, PGL, diyare, gece terlemesi, kilo kaybı ve immünolojik bozukluklar, lenfadenopati, trombositopeni, mitojenlere cevap yokluğu, hiperproteinemi başlıca bulgulardır. Bu hastaların dörtte birinde iki-üç yıl içinde AIDS’in tüm belirtileri ortaya çıkar. AIDS bu işaret edilen bulgulara ek olarak tümörler ve fırsatçı infeksiyonların oluşması sonucu iki doğrultudaki gelişmeyle karakterizedir. Hastalıkta Kaposi sarkomu, lenfomalar, kandida, Herpes Simpleks ve sitomegalovirüs gibi etkenlerle oluşan oral ve mukozal lezyonlar ve yine çeşitli etiyolojilerden ileri gelen barsak enfeksiyonları görülür. Vakaların üçte birinde MSS bulguları tespit edilebilir(4,14).
Bu hastaların oral kaviteleriyle ilgili olarak iki önemli faktör bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, virüsü taşıdığı bilinen hastalarda dental tedavi ve ikincisi muhtemel infekte hastanın tanınmasıdır(15). Oral lezyonlar, çoğu hastada HIV infeksiyonunun ilk belirtisi olabilir(12).
AIDS’li hastalarda olası oral değişiklikler immün savunma baskılanmasının artmasına bağlı olarak infeksiyon veya neoplazma olarak ortaya çıkmaktadır(15). Brezilya’da yapılan bir çalışmada en sık rastlanılan ağız lezyonunun kandidiyazis (%28.6) olduğu tespit edilmiştir. Bunu kıllı lökoplaki (%9.3), Kaposi sarkomu (%2.5), oral ülserasyon (%2.5), Herpes Simpleks (%1.2), papilloma (%0.6) ve periodontal hastalıklar (% 4.4) takip eder(9). Oral kandidal infeksiyonların her zaman bir indikatör olarak düşünülmesi gerekmektedir ve erken dönem AIDS vakalarında belki de kandidiyazis hastalığın ilk belirtisi olabilmektedir(5,15). Sağlıklı immün sisteme sahip hastalarda oral kandidiyazis sıklıkla yeni doğanlarda ya da uzun süre antibiyotik veya antineoplastik ilaç kullananlarda görülür. Bunun tersi olarak, HIV infekte kişilerde oral kandidiyazis primer olarak 25 ve 45 yaşları arasındaki genç kadın ve erkeklerde oluşur. İmmun sistemi sağlıklı olan ve immün yetmezliği olan hastalar arasında kandidiyazisin farklı tiplerinin klinik görünümü benzerdir(10). Fakat başlangıç lezyonları immün yetmezliği olan kişide daha belirgin ve tedaviye daha dirençli olabilir(6). Barasch ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada özellikle HIV ile infekte olmuş çocuklarda klorhekzidinin oral kandidiyazis için önleyici veya tedavi edici bir ajan olarak kullanılabileceği gösterilmiştir(1).
Generalize lenf nodülü büyümesi, kırıklık, keyifsizlik, aralıklı ateş yükselmeleri ve kilo kaybı gibi var olan belirti ve semptomlarla birlikte görülen tanımlanamayan enfeksiyonların başlangıcı şüphe uyandırmalıdır.
Kaposi sarkomu, AIDSli hastalarda en çok ortaya çıkan neoplazmadır. Ağız ve çevresi, sert damak mukozası lezyonun en fazla oluştuğu alanlardır. Lezyon karakteristik hücre görüntüsüyle birlikte mukozanın pigmente, ağrı vermeyen, hafif nodüler lezyonu olarak tarif edilmektedir(15). Kaposi sarkomuna bağlı olarak alttaki kemikte erozyon oldukça nadir bir bulgudur(7). Kuamöz hücreli karsinom ve melanom gibi diğer neoplastik lezyonlar da AIDS hastalarında görülmektedir(15).
Oral lökoplaki ve karakteristik tipi (kıllı lökoplaki) de bu hastalığın muhtemel göstergesi olarak tanımlanmaktadır. Kıllı lökoplaki daha çok dil kenarında ortaya çıkmakta ve katlanmış, kırıştırılmış kıllı görünüm vermektedir. Erken lezyonları dilin her iki lateral sınırında, devamsız, beyaz, vertikal yerleşmiş plaklar şeklinde görülür. Olgun lezyonlar dilin tüm lateral ve dorsal yüzeyini kaplayabilir ve bukkal mukoza ve damağa yayılabilir. Lezyonlar asemptomatiktir, kaldırılamazlar ve hastaya estetik bir problem yaratabilirler. Elektromikroskobik incelemelerde lezyonda Epstein Barr virüs partikülleri saptanmıştır(6). Oral kıllı lökoplaki asemptomatiktir ve tedavi gerektirmez. Çeşitli antiviral ajanların lezyonlarda gerileme sağladığı rapor edilmiştir; fakat ilaç kesildiğinde lezyonlar tekrarlar(10).
AIDS’e karşı gingival cevabın iki formu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi persiste ve rekürrent akut ülseratif gingivitistir. İkincisiyse hızlı dejeneratif periodontitistir. Nedeni bilinmemesine rağmen periodontal stabiliteyi sağlayan lökositlerin yeteneklerinin azalmasına bağlı olduğu düşünülmektedir. Ülseratif gingivitis, ateş kırmızısı bir renk, şişmiş, ağrılı, kanayan gingiva ve pis kokulu bir ağızla karakterizedir. İnterdental papilde zımbayla delinmiş gibi ülserler görülür ve gri, nekrotik bir kabukla örtülüdür(6).
Nekrotizan ülseratif periodotitis, periodontal ataşmanda birkaç gün içerisinde kayıp oluşturan oldukça hızlı ve yıkıcı bir proçestir. Başlangıçta anterior periodontal dokularda görülüp, zamanla posterior bölgelere yayılır ve özellikle kesici ve molar dişler bölgesinde yerleşme eğilimi vardır. Ağrı, spontan dişeti kanaması, interdental papil nekrozu, gingival ödem, hızlı dişeti çekilmesi oldukça hızlı düzensiz kemik kaybı (altı ay içinde 10 mm’den fazla), geciken yara iyileşmesi ve komşu mukozaya yayılımla karakterizedir. Tedavisinde antibiyotikler etkilidir; fakat sonucunda kandidal enfeksiyon oluşabilir(6).
AIDS’li hastalarda oral mukozada aftöz lezyonlar görülebilir. Bu lezyonlar ağrılıdır ve etraflarında eritemli bir bant olabilir. Konvansiyonel ağız yaralarından farklı olarak uzun süre iyileşmezler(13).
HIV infeksiyonunda görülen pneumocystis cranii pnömonisi (PCP) diğer immünsuprese konakçılardan farklı olarak yavaş bir şekilde başlar. Prodromal dönem haftalarca sürebilir. Ateş, gece terlemesi, kilo kaybı ve oral kandidiyazisten oluşan bu dönemi takiben respiratuar distres gelişir(14).
HIV enfeksiyonunun tanısı viral antijenlere karşı gelişen spesifik antikorların serolojik olarak saptanmasıyla konur. Günümüz için en etkin pratik yöntem ELISA ile anti-HIV antikorlarının saptanmasıdır. Yalnız, kollajen doku hastalıkları, kronik hepatit, sıtma ve çeşitli HLA fenotipleri ELISA ile yalancı pozitif reaksiyon verebilir(14). Bu nedenle bu testte pozitif bulunan serumlar belirli merkezlerde ve diğer doğrulama testlerine tabi tutulur. İnfeksiyonun alınmasından bir süre sonra serumda antijen ve antikorun saptanmadığı kısa süreli negatif dönemin oluşması, serolojik tanıda yanılgıya yol açabilir(13).
AIDS’li hastalarda bir kısım ilacın etkili olduğu gösterilmiştir. En sıklıkla tanımlanan ilaçlar azidothymidine (zidovudine, AZT) ve didanosine (DDI), zalsitabin, stavudine (d4t)’dir. Optimum bir anti-HIV ilacı bulunamamıştır. Bunlardan başka AIDS’e bağlı gelişen oral lezyonlarda semptomatik tedaviler uygulanır. Örneğin kandidiyazis, nistatin gargaraları ve mycelex (clotrimazole) tabletleriyle kontrol edilebilir(14). Galitis ve arkadaşlarının HIV-1 ile infekte olan hastalar üzerinde yaptığı çalışmada proteaz inhibitörü içeren bir antiretroviral ajan PI-HAART’ın oral lezyonların görülme sıklığında ciddi azalma sağladığı bildirilmiştir(8). Periodontal hastalıklarda lokal mekanik debrimente ilaveten iyi oral hijyen yardımcıdır.
AIDS’in hızla artmasıyla birlikte dişhekimleri de AIDS’li veya yüksek AIDS riskine sahip hastaları tedavi etmek durumunda kalacaklarını tahmin etmelidirler. Belirtilerin ve AIDS’le ilgili tümörlerin ve enfeksiyonların bilinmesi hekimlere sendromu tanıma ve teşhiste yardımcı olacağı gibi, sendromun bulaşmasını kontrol etmek amacıyla önlemlerin alınmasında da yardımcı olur.
Kliniğimze başvuran hastaların hangi hastalıkları taşıdıklarını her zaman bilemeyeceğimiz için her hastada standart sterilizasyon kurallarını uygulamalıyız. Dental pratikte enfeksiyon kontrolü ADA (American Dental Association) tarafından şu şekilde tanımlanmıştır:
• Tüm hastaların tedavisinde eldiven, maske ve önlük kullanılmalıdır.
• Gözlerin kan ve tükürükten korunması için bir çeşit koruyucu gözlük kullanılmalıdır.
• Dental aletlere tüm hayat şartlarında yaşayabilen organizmaları öldürmek için sterilizasyon metotlarının bilinerek uygulanması gerekir.
• Aletlerin titizlikle temizliğine özen gösterilmelidir.
• Deterjanla tüm yüzeyler temizlenip, iodine veya chlorineli solüsyonlarla silinmelidir.
• Kontamine disposible materyaller plastik torbalara koyularak, birey temasından uzak olacak şekilde, dikkatle yok edilmelidir.
• Çalışmalarda kullanılan örtüler normal çamaşır makinesinde yıkanmalı, su 60-70°C bir ısıda olmalı ve normal çamaşır suyu konsantrasyonu yapılmalıdır. Kuru temizleme ve buhar basıncı da AIDS virüsünü inaktive eder(3).
İnfeksiyon kontrol yöntemleri dikkatli bir şekilde, usulüne göre uygulanırsa, AIDSli hastalarla çalışmanın bir sakıncası yoktur.www.ido.org.tr sitesinden alınmıştır. | | |
|
|
|
|
|
|
|
|
Bugün 2 ziyaretçi (15 klik) kişi burdaydı!
Copyright by Serdar KALAY
|
|
|
|
|
|
|
|